Tülay Elif GÖKHAN
  Güncelleme: 25-11-2023 09:19:00   04-11-2023 10:31:00

KEŞKE YİNE ÇOCUK OLSAM

Eskilerde İstanbul’da yaşamış bir Mevlevi Dede vardır. Bu dedenin Selimiye’de küçücük, şirin mi şirin bir oyuncak dükkânı bulunmaktadır. Parası olsun ya da olmasın tüm çocuklara oyuncaklar vermektedir. Düşünün ki edebiyatımızda ölümden en çok bahseden şâirlerden biri olan Cahit Sıtkı Tarancı’nın bile Çocukluk adlı şiirinin de başkahramanıdır kendileri. Kimden mi bahsediyorum. Çocukluk şiiri dediğimde cevabı söylediğinizi duyar gibi oluyorum. Evet, evet: Affan Dede’den söz ediyorum. Ne demiş şâir:

Affan Dede’ye para saydım,

Sattı bana çocukluğumu.

Keşke Affan Dede bana da çocukluğumu satsa. Ona olan borcumu biriktirdiğim rengârenk gazoz kapaklarıyla ya da en sevdiğim camgöz bilyelerimle ödesem. Camgöz bilye bulmak kolay mı? Hazine değerinde onlar. Herkeste bulunmaz. Borcumu ödedikten sonra çocukluğum ellerimden tutsa beni ve geldiği yere götürse… Ama önce yılların benden aldığı sevdiklerimin yanına. Sattığı pamuk şekerler gibi ak sakallı dedemin yanına ya da hiç göremediğim ak tülbentli Pamuk ninemin yanına mesela. Onların mis ellerini öptükten sonra hiç zaman kaybetmeden uçarcasına canım babamın yanına götürse. Bırakıverse beni onun yanına. Doya doya sarılsam babama, kokusunu içercesine çeksem ciğerlerime. Hafızama iyice kazısam kokusunu. Yüzünü kazımama gerek yok çünkü yaşlanıp bir nine olduğumda bile yüzünün tüm hatlarını hatırlayacağımı düşünüyorum. Onun yokluğunda olanları anlatsam bir bir, yılları sığdırsam dakikalara. Sonra o, ellerini gezdirse saçlarımın arasında, kaküllerimi düzeltse. Ben de sadece ona baksam. Gözlerinin içine baksam doyasıya. Bir daha bizi bırakıp gitme uzaklara, desem. Senin için demir almak günü hiç gelmesin zamandan desem. Sonra beni bisikletinin terkisine: “Atla Tüli Kız!” diyerek bindiriverse. O bisikleti sürse, ben beline sıkıca sarılsam, seyretsem sokakları ve insanları kaygısızca, korkusuzca. Çünkü ben babamın yanındayken hiç korkmam. Babam benim yanımdayken hani şu hiçbir şey olamayan süper kahramanlar var ya onlara dönüşüveriyorum nedense.

Birden okuluma geç kaldığımı hatırlasak, beni hemen okuluma götürüvermek için bisikletin yönünü okuluma doğru çevirse. O da ne? Vakit daha çok erken olsa. O zaman ne yapsak ne yapsak? Okulun hemen yanındaki çağ ocağına gitsek. Babam yine kendine çay bana da limonata söylese. Keyifle yudumlasak üzerinden buhar tüten içeceklerimizi. Eh, geç olmadan okuluna bırakayım dese babam bana. Üzerimde bir anda siyah önlüğüm; annemin ördüğü, kolalanmış, bembeyaz yakalığım olsa. Saçlarım iki örgülü elbette. Örgülerin ucunda bembeyaz kurdeleler. Cebimde bez mendilim. Okula gitsem koşarak. Sırtımda çantam, elimde beslenme çantam. Sınıfıma girsem, sırama otursam, arkadaşlarıma hasretle baksam. Sonra öğretmenim gelse, geçse kara tahtanın önüne, alsa eline beyaz tozlu tebeşirini. Anlatsa bir daha bir daha hayat dersini bize.

Mevsimleri anlatsa. Hayatın da mevsimleri var dese, o yüzden hiçbir mevsimi kaçırmayın doya doya tadını çıkarın dese. Sınıfımızın panosundaki dört mevsim tablosuna baksak. Ben en sevdiğim kısım olan kış mevsiminin olduğu yere baksam. O tabloda herkes çok mutlu. Karlar ve kardan adam bile. O zamanlar daha kara, beyaz ölüm denmiyor. Zaten bu tabloya ölüm hiç uğramıyor ki. Keder yok, savaş yok, açlık yok. Burada zaman donmuş. Hiçbir canlı yaşlanmıyor. Kardan adam bile erimiyor. Kimse üşümüyor. Dedim ya herkes çok mutlu.

Zil çalsa bir anda. Koşarak çıksak sınıftan. Hemen kooperatif sırasına girsek.

Harçlıklarımızla bir gazoz bir de simit alsak. Çıksak bahçeye, otursak bir çam ağacının altına, muhabbetin tadını da katarak yesek yemeklerimizi. Hadi bakalım teneffüs bitecek, diyerek oynamaya koşsak bahçeye. Yerden yükseklere çıksak, elimiz sende diyerek ebelesek, yağ satsak bal satsak, mendilleri biz kapsak, yakan toplara vurulmasak, toplarımızı gökyüzünün en yükseklerine göndersek, uzun uzun eşeklerden atlasak. Doya doya yeniden çocuk olsak.

Ağlamalarımız gülmekten olsa. Terli terli koşsak okulun bahçesindeki musluklara. Ağzımızı dayasak musluklara, ellerimizi birleştirip su havuzları yapsak, annemizin terli terli su içme uyarılarını unutarak, doya doya su içsek. Su, ellerimizden kollarımızın yenlerine kadar aksa ve ıslatsa. Biz yine umursamak bunu. Yanaklarımız al al olsa. Yüzlerimize yayılmış kocaman gülümsemelerle evlerimize gitsek.

Annelerimiz açsa kapıları kollarıyla beraber. Sarılsak onlara sımsıkı aramızdan su bile sızamasa. Yemek kokularını çeksek içimize. Annem yine bayat ekmeklerden ekmek aşı yapsa. Ellerimizi yıkayıp, koşsak yer sofralarına. Sofra bezlerini dizlerimize kadar çekip, doldursak kaşıklarımızı yemeklerle. Kuraldır yemek yerken konuşmamak. Biz yine de tatlı tatlı konuşup, tatlı tatlı dalaşsak kardeşlerimizle. Annemiz yine uyarsa bizi “Üzme kardeşini!” diye. Keşke herkesin hayatında bir gün de olsa çocukluğuna gideceği bir an olsa.

Şairin de dediği gibi uçurtmalarımız bulutlardan yüceye çıksa ve hiç bitmese horoz şekerlerimiz…

 

  Bu yazı 1048 defa okunmuştur.
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI