Tülay Elif GÖKHAN
  13-10-2023 09:31:00

EY UĞUZ OTLARININ BOYU DİZİ GEÇMESİN!

Küçük çocuklara en sevdiğiniz şeyleri sayın deseler, sanırım saydıkları şeylerden biri de masallar olur. Hepimizin çocukluğunun en tatlı anılarının olduğu yerlerinde mutlaka masallar da vardır, diye düşünüyorum. En azından benim için öyle. Ama annemin ya da babamın şimdiki çocuklarda olduğu gibi yatmadan evvel başucuma oturup bana masal okuyacak ya da anlatacak vakitleri yoktu. Fakat televizyonun çok seyredilmediği radyo tiyatrolarındaki arkası yarınların ilgiyle dinlendiği çocukluğumda normal yaşamın içinde annemin bize anlattığı o zamanlar masal zannettiğim halk hikâyeleriyle büyüdük diyebilirim. Özellikle Âşık Şenlik gibi Âşık Murat Çobanoğlu gibi ozanların sazlarıyla ve yanık sesleriyle anlattıkları halk hikâyelerini annemden bıkmadan usanmadan dinlediğimizi hatırlıyorum. Bu halk hikâyelerinin içinde beni en çok etkileyen ve ne zaman Oğuz adını duysam gözlerim dolarak hatırladığım bir hikâyeyi sizlere anlatacağım.

 Kars Ardahan yöresinde Oğuz, Uğuz isimleri çokça kullanılır. Çocuklara Oğuz adının verilmesinin yanı sıra yaylara, otlaklara, çayırlara, köylere de bu isim verilmiştir. Çocukken farkına varamadığım ama şimdilerde düşündüğümde fark ettiğim bir şey var: Dede Korkut Hikâyelerindeki Korkut Ata’mın anlattığı Oğuzlarla annemin hikâyelerindeki Uğuzların arasında bir bağlantı olabilir miydi acaba?  Bunu edebiyat tarihçileri araştırmışlardır deyip sözü elbette ehline bırakıyorum. Ama şunu biliyoruz ki: Dede Korkut Hikâyelerinin çoğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde geçmektedir. Herhalde bundan olacak ki bu yerlerde Oğuz Türklerine ait efsaneler ve halk hikâyeleri çokça anlatılmaktadır. Bu efsanelerin bazıları o kadar acıklıdır ki acıyı yüreğinize ilmek ilmek işlediği için unutmanız mümkün değildir.

Kars Ardahan illerinde Oğuz kelimesi yerine daha çok Uğuz kelimesi kullanılır. Efsaneye göre Uğuzların fiziksel özellikleri normal insanlardan oldukça farklıymış. Uğuzlar, çok iri yapılıdırlar. Boyları iki metreyi geçer. Oldukça güçlüdürler. Hani taşı sıksa suyunu çıkarır cinsten yani. Bindikleri atların yem torbaları da neredeyse üç yüz kilo arpa almaktadır. Bir Uğuz’un geçebileceği bir kapıyı düşünün. İşte Uğuzlar, geçebilecekleri boydaki kayaları, taş ocaklarından keser, getirir köprü yapmakta veya başka işlerde kullanırlarmış. Fizik olarak güçlü olan bu insanların ahlâkları da bir o kadar güçlüymüş. Yalan dolan nedir bilmeden, kimsenin hakkını yemeden dürüst yaşayan insanlarmış. Çok çalışırlarmış. Öyle sık sık da uyumazlarmış. Uyudukları zaman da aralıksız bir hafta uyurlarmış. Yani uykuya geçtiklerinde kimse onları kolay kolay uyandıramazmış. Sanırım bu yüzden annem uyanmadığımızda bize “Uğuz uykusuna daldı uyandırana aşk olsun.” derdi.

Gelelim hikâyemize… Ardahan’da Uğuz denilen yüce bir dağ varmış. Bu dağın eteklerindeki çayırlarda da üç yüz dört yüz araba ot biçilirmiş. Bu çayırların sahibi hem dürüst hem çalışkan hem cesur hem güçlü kuvvetli olduğu için çayırını mutlaka bir Uğuz’a biçtirirmiş. Uğuz kolay kolay yorulmaz, işini hile hurda katmadan zamanında yaparmış. Öyle ki bu kadar büyük bir çayırı bile bir gün içinde hem biçer hem de biçtiklerini yığarmış.

Yine Uğuz bir yaz günü bu çayırı tırpanla biçiyormuş. Kız kardeşi de ona öğle yemeği getiriyormuş. Uğuz’u beslemek kolay mı? Kardeşi hazırladığı sepetin içine feselliler (yağla kat kat açılmış gözleme), nazikler (sadece sütün kaymağı yoğrularak yapılan hamurdan açılan yufka), gagalalar (yine sadece sütün kaymağından yoğrularak yapılan bir tür poğaça), keteler koyarmış. Yanına da manda yoğurdundan yapılmış mis gibi ayran. Uğuz, bunları yiyince canına can katar, kaybettiği enerjiyi toplarmış. Ağustos sıcağı… Başta beyin kaynamakta… Uğuz yaylasının otlarının boyu o kadar uzamıştır ki boyu iki metre olan Uğuz’u bile geçmiştir. Böyle olunca Uğuz, tırpanını öyle bilemiş öyle bilemiştir ki bir taşı bile kolayca ikiye bölecek keskinliğe getirmiştir.

Uğuz’un tepesinde her şeyi kavuran güneş, alnında da boncuk boncuk terler vardır. Bu terler şakaklarından gözlerine doğru akmakta, gözlerinin içini kavurmaktadır. Sıcak ve ter onu o kadar bunaltmıştır ki tırpanını hızlı hızlı ileriye geriye doğru sallamakta ve işini bitirmeye çalışmaktadır. İşine o kadar dalmıştır ki kendisine yemek getiren kız kardeşini ne yazık ki göremez. Otunu biçtiği sıra bittiğinde belindeki masatı çıkarır. Masatı, tırpanını bilemek için kullanmaktadır. Tam masatını tırpanına değdireceği esnada tırpanındaki kanı görür. Otları biçerken bir hayvanı öldürdüğünü zanneder. Çok üzülür, hemen ayağa kalkar ve otlarını biçtiği sıraya doğru ilerler. Biraz gittikten sonra dehşetle görür ki tırpanı bir hayvanı değil kız kardeşini ortadan ikiye biçmiştir. Tırpanı o kadar keskindir ki yazık ki kız kardeşinin çığlık atacak kadar bile vakti olmamıştır. Uğuz aynı tırpanın kendi yüreğini de içini de binlerce kez biçtiğini zanneder. Acısının tarifi yoktur. Kız kardeşinin parçalarını biraraya getirir ve onu öldüğü yere gömer. Gömerken de yüreğinden dudaklarına dökülen şu sözleri haykırır: “Uğuz, Uğuz ey Uğuz benim canımı yaktın, yüreğime korlar attın senin de otun bitmesin, bitse de yeşermesin, yeşerse de uzamasın, uzarsa da diz boyunu geçmesin.”  Bu sözleri söyledikten sonra kendisi de Uğuz Dağı’nın en tepesine çıkar ve orada kederinden yüreği çatlar ve oracıkta ölür. O günden sonra ah u zârlı duadan mıdır yoksa doğadan mıdır bilinmez Uğuz çayırının otları diz boyunu hiç geçmez.

  Bu yazı 1185 defa okunmuştur.
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI