Tülay Elif GÖKHAN
Tık, tık!
Buyur evladım.
Ayşe Teyze, annem dedi ki akşama müsaitseniz size mihman geleceğiz.
Tabîi evladım, başımızla beraber. Buyursunlar…
Eskiden sıcacık, muhabbet dolu misafirlikler böyle başlardı. Haber vermeden de gelen mihmanlar olurdu. İster haber vererek gelsinler isterse haber vermeden gelsinler tüm misafirlere gönülden karşılamalar olurdu her zaman. Misafirleri önce tebessümler karşılardı. Misafirin önce gönlü doyurulurdu. Tüm aile kapının önünde misafiri karşılamak için hazır bir şekilde beklerdi. “Hoş geldiniz!” lerle misafirler içeri buyur edilirdi. Yalnızca misafir için kullanılan terlikler hemen verilirdi. Ayakkabıları hızlıca düzeltilirdi. Misafirin kıyafetleri özenle alınır askıya asılırdı. Evin en gizemli odasına geçiş yapılırdı. Bu oda, öyle her zaman açılmazdı. Sadece misafire özeldi. Keyfekeder şeyler için giriş çıkış yapamazdınız. Buranın kendine has bir kokusu, bir gizemi vardı. Çocuklar bu gizemli odada ne olduğunu yalnızca hayal edebilirlerdi. Bu esrarlı odanın adı: Misafir odasıydı. Misafire özel havlular, yemek takımları, terlikler eşyalar hep burada bulunurdu. Misafir odasına buyur edilen misafir için evin en gencinden en yaşlısına kadar herkes ayağa kalkar onu ayakta karşılardı. Misafir değil adeta zafer kazanmış komutan edasıyla misafir içeri girerdi. Küçükler kolonya ikram eder, misafirin ellerinden öperdi. Büyükler ise hürmetle karşılardı onu. Misafir oturmadan kimse oturmazdı. Düşünüyorum da çok geçmişte kalmış gibi görünen bu mihmandarlık ya da misafirperverlik aslında yakın zamana kadar hep vardı. Ama ne zamanki köyden kente göçler arttı, ne zamanki şehirleşmeye başladık işte o zaman geçmişte kaldı bu güzel âdetimiz.
Ev sahibi yani mihmandar önce güler yüzünü ikram ederdi misafirine. Sonra da evinde ne varsa onun en iyisini. Şuna inanırdık: Misafir bereketiyle gelirdi. Misafirin ettiği dua her zaman makbuldü. Misafire aç mısın, tok musun diye sorulmazdı. Çünkü bu ayıp karşılanırdı. Hemen sofralar kurulur, yemek eşliğinde en tatlı muhabbetler edilir, çaylara katık edilen muhabbetler içleri ısıtılırdı. Büyükler konuşur, küçükler de can kulağıyla onları dinlerdi. Büyüklerin müsaadesi olmadan konuşmak olmazdı. Düşünüyorum da o zamanlar evler mi çok büyüktü yoksa yürekler mi? İkram edilecek çok şey mi vardı yoksa sohbetlerle mi yiyecekler bereketlenirdi. Günümüze geldiğimiz zaman ne yazık ki evler 1+1, 1+0. Ev sahibine bile “gelme, burada ne işin var git çabuk!” diyen bir ev, acaba misafiri nasıl ağırlayacak? Herkes çalışıyor, herkes çok meşgul. Bırakın komşuyu, akrabayı insanların kendi çocuklarına hatta kendilerine ayıracak vakitleri yok. Çoğu zaman arkadaşlarımızdan şu ifadeyi duymuyor muyuz: “Keşke 25. Saatimiz de olsaydı.” Çok çalışıyoruz ama uğruna çalıştıklarımıza ayıracak kadar vaktimiz yok. Acaba bir şeyleri daha çok almak için daha çok mu zamanımızı satıyoruz?
Bu zamanın getirdiği yoğunluktan sebep, evde misafir ağırlamalar neredeyse bitmek üzere. Misafirlerimizi otellerde, kafelerde, lokantalarda ağırlıyoruz. Dar olan zamanımızdan birazcık aralama yaparak. Evimizde onlara yer bulamıyoruz ve ne yazık ki kalplerimizde de. Misafir ağırlamak artık zorlaştı. Misafir denince tüyler diken diken oluyor. Tüm gün çalışan insanlar zaten enerjilerini bitiriyorlar bir de misafiri ağırlayacak enerjiyi nereden bulacaklar. “Zaten telefonla görüşüyoruz, nereden çıktı şimdi bu misafirlik?” diyorlar. Evet, muhabbetlerimizi artık yüz yüze değil, sosyal medya üzerinden yapar olduk. Whatsapp anlık konuşmalarımız, emojiler yüz ifadelerimiz oldu. Emojilerle sevgimizi göstermek için kalp gönderdik, üzülünce ağlayan , gülünce gülen emoji yolladık. Artık duygularımızı anlatan yapay yüzlerimiz de var. Duygularımızın yansıması da yazışmalarımız gibi sanal oldu. Yüz yüze konuşmalar azaldı. Fotoğraf albümlerini açar eskileri hatırlar gâh hüzünlenir gâh neşelenirdik. Zaman mefhumunu ortadan kaldırır adeta yıllar arasında yolculuk yapardık. Artık fotoğraf albümlerine ne hacet. Cep telefonlarımızda binlerce fotoğrafımız var. O kadar çoklar ki dönüp bakamadan cep telefonumuzun hafızası dolduğu için teker teker hepsini siliyoruz ne yazık! Anılarımızı da siliyoruz teker teker. Tıpkı zaman içinde silinen, kaybolan misafirlikler, dostluklar gibi. Bırakın komşularımıza misafirliğe gitmeyi, üst katımızda, alt katımızda karşımızda, sağımızda solumuzda oturan komşularımızı bile tanımıyoruz. Umarım ki “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” atasözünü gençlerimize anlatırken cümleye “Bir varmış, bir yokmuş” diye başlamayız. İçimizde bir yerlerde aslında tam da özümüzde “misafirperverlik” var. İyice derinlere kaçmadan onu bulup çıkarmalıyız. Sanırım ilk adımı da yazımı okurken beni önce gözlerinize, sonra zihninize ve gönlünüze misafir ederek atmış oldunuz.
Şimdi soruyorum değerli okuyucularım siz hangi kısımdasınız? Mihmandar mısınız yoksa mihmandan zâr mısınız?