Tülay Elif GÖKHAN
Ve taş…
Düşünelim bakalım taş deyince aklımıza neler geliyor? Aslında akla ilk insanoğlunu diğer canlılardan ayıran zekânın bir yansıması olan yazı geliyor. Yazı ile taşın nasıl bir bağlantısı olabilir ki? Şöyle ki: İlk yazının yazıldığı yer, taşlardır.
Aklıma gelen diğer şey de mazlumun elindeki en güçlü silah. Zulme karşı, modern silahlara meydan okuyan silah. Ama Kabil bunu unuttu. Kabil’e bu unutturuldu ya da Kâbil kandırıldı. “Bak yerdeki taşı alıp Habil’e atarsan ondan kurtulursun” diye fısıldandı Kabil’in kulağına. Taş, bunu duyunca inanamadı kulaklarına. O, masumlara değil zalimlere atılabilirdi. Köşe bucak saklandı. Görünmemeye çalıştı, görünmez olmayı diledi. Onun görünüşü sert olsa da kalbi yumuşacıktı. Ama Kabil, içe değil dışa bakmıştı. Gerçeğe değil yalana inanmıştı. Gözlerden ırak olmaya çalışan taş, ne yazık ki Kabil’in eline geçti.Zalimlere atılan taş bu defa yolunu şaşırdı, yolu şaşırttırıldı. Kâbil, bir masuma hem de kardeşi Habil’e yerdeki taşı alarak fırlattı. Böylece mazlumların silahı olan taş üzülerek ilk cinayetin de aracı oldu.
Taşın işlediği ilk suç da son suç da bu, olmadı. Hızır Paşa denilen bir Paşa emreder: “Her kişi Pir Sultan’a taş atsın. Taş atmayanın boynu vurulacaktır. Bunu herkes böyle bilsin.” Uğruna mücadele ettiği insanlar, can korkusundan Pir Sultan Abdal’ı taşlamak için yerlere eğildi.Taşlar yine saklandı, yine kaybolmak istedi, nafile. Görünmez olmayı ikinci kez diledi taşlar. Yine bir masuma atılmak, bir masumun canını yakmak istemiyorlardı çünkü. Eller yerdeki taşları birer birer buldular. Taşlar avuçlarda toplandı ve teker teker atılamaya başlandı. Bu sefer taş, direndi atılmaya. Taşlar, Pir Sultan Abdal’a kadar gelmekte, ama ona değmeden yere düşmektedir.
Taş bunlara çok üzülmüş olacak ki yerin kilometrelerce altına saklandı. Kimseler kendisini göremesin, bulamasın diye. Karanlıklarda yıllarca bekledi bekledi bekledi… Belki de pişmanlığının ödülü olarak kendisine kıymetli taş olma vasfı da verildi. Elmas oldu, yakut oldu. Yerin altından çıkarıldı. Kendisine bedeller biçilemedi. Kimi zaman bir hükümdarın tacını süsledi kimi zaman bir imparatorun yüzüğü oldu kimi zaman da ince narin parmakların süsü. Altınla gümüşün ayarını kontrol eden mihenk taşı oldu. Sonra günlük hayatın bir parçası oldu. Birinin değerini anlamak için ölçüt oldu mihenk taşı.
Sonra üzerine milletlerin tarihi yazıldı: Adı, sonsuzluk taşı anlamına gelen Bengü taş oldu. Bir milletin yaşadıklarını, tecrübelerini sonraki kuşaklara aktarma vazifesi yüklendi taş.
Bu; taşa yetmedi, dillere de dolanmalıydı ona pelesenk olmalıydı. “Dere kenarında taş ben olaydım/ Ela gözün üstüne gaş ben olaydım.” Dizeleriyle aşığın sevgiliye olan aşkını anlattığı türkülerde kendine yer buldu. Ezgilerle dilden dile söylenip durdu. Manilerde, deyimlerde, atasözlerinde de kendisine yer buldu. Deyimlerin içinde kimi zaman atılan taş oldu, kimi zaman çatlayan taş oldu, kimi zaman gediğine kondu. Kimi zaman da yerinde ağır oldu taş.
Madem insanlarla yaşaması gerekiyordu taşın. O zaman insanların hayatında da yerini almalıydı. Taşlar birbirine çarparak ateşin ilk kıvılcımı oldu. Böylece ateşiyle insanları hem ısıttı hem pişirdikleriyle besledi. Ona dört mevsim yaşayacağı ev oldu, sultanına saray oldu, ibadetlerini yapması için mabet oldu, şeytanın arkasından atıldı,Hacerülesved oldu, makamı İbrahim oldu, düşmanlarından korunması için kale oldu. Sanatlarını, ince ruhlarını yansıttıkları heykel oldu, yemeklerini yiyebilecekleri kaplar oldu. İnsanlara ölümün de varlığını hatırlattı. Önce ölülerin yıkandığı musalla taşı oldu. Sonra da ölülerinin başlarına dikildi kabir taşı oldu.Aslında insanın elinde hem çok faydalı hem de çok zararlı oldu. Ama bu, onun iradesiyle değil insanın iradesiyle oldu. İnsanlar da ona kıyamadı ve bir şiir yazdı. Şiiri de bir kişiye atfetmediler, şairi kendini sakladı ama isteyerek ama istemeyerek. Gelin bu şiirle sizinle vedalaşalım:
Merhametsiz kalpleri sana benzetirler,
Sana dilsiz, sana ruhsuz dediler.
Hâlbuki senindir değirmendeki beste,
Seninle şekil verir ruhuna heykeltıraş.
Sana yanılır dert, sana vurulur baş.
Milyonlarca insanın, milyonlarca sene taptığı taş…
Sütunlarla kemerler, kubbeler senden yapılır.
Senden yapılır Allah’a uzanan merdivenler
Taşlardır beka, taşlardır ebediyet…
Taştan başka tarihe ne bırakmış ki Medeniyet!
Bir gün uzanırsın boylu boyunca Musalla Taşına,
Yine bir taş dikerler başucuna.
Taşlar insanoğluna bekâ...
Üstünde bir tarih
Fatiha
Ve huvel baki…