beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort bayan escort beylikdüzü beylikdüzü escort
Tülay Elif GÖKHAN
  07-03-2022 09:28:00

FOTOĞRAFLA ASIRLIK YOLCULUK

3 Mayıs 1957, Trabzon

Dört yıllık üniversite hayatı hariç hep bu kentte yaşadı. Bulut. Deniz. Yağmur.

Türk Dili ve Edebiyatı eğitimini Erzurum’da aldı. Kar. Rüzgâr. Ova. Halide Edip’le doktor.

Nigâr Hanım’la doçent.

Şimdilerde Trabzon, KTÜ Fatih Eğitim Fakültesinde  Profesör. Suyun kıyısında.

İki kız çocuğuna anne.

Görünürdeki hayatı bundan ibaret.

Nazan Bekiroğlu, hayat hikâyesini eserlerinin girişinde böyle özetler. Pek çok eserin müellifi olan Nazan Bekiroğlu’nun hayalleri arasında yazarlık olmamıştır. Onun hayali doktor olmaktır. Yazarın hayâli ile kaderin çizdiği yol farklı olmuş ve Nazan Bekiroğlu yazarlıktan yana tercihini kullanmıştır.

 Okumayı çok sevmesi, babasının kızının eğitimi üzerinde çok durması, zamanının çoğunu kütüphanede geçirmesi de bu tercihi kolaylaştırmıştır. Yazar, ömrünü daimi olarak bir arayış içinde geçirir. Sembolik bir anlatım şekli kullanır eserlerinde. Bu hem bilinmek istemekten hem de bilinçaltını dışa vurmaya çalışmaktan kaynaklanır. Tarihle kuvvetli bir bağlantı kurmuştur. Bazen hayâlle hakikat birbirine karışır yapıtlarında. Zaten yazarın istediği biraz da budur: biraz hayat, biraz masal, biraz tarih.  Akşamın Ağası hikâyesinde tarihin sayfalarından çıkıp Hızır İlyas’ın yazarı ziyarete gelişi anlatılır. Nun Masalları adlı eserinin son bölümünde de tez çalışması yapan bir kişinin 16. Yüzyıl ile yaşadığı zamanı bir araya getirme düşüncesi vardır. Yusuf u Züleyha da ise bu iki kahramanın hikâyesi anlatılır. Bazı hikayelerinde de masal tadı vardır: Kül rengi Küçük Kuş ile Mermer Şehir, Mavi Gül Dalı. Bazılarında Tasavvuf düşüncesi vardır: Cam Irmağı Taş Gemi. Bazılarında tarih anlatılır: İsimle Ateş Arasında. Bazılarında da kıssalar anlatılır: Lâ: Sonsuzluk Hecesi. Bazı romanlarında da tanıdıklarının hikâyelerini anlatmıştır: Mücella.

“Sen öyle çağırmasaydın, ben böyle gelmezdim” diyerek başlar Nazan Bekiroğlu’nun Nar Ağacı romanı. Romanı elinize aldığınızda oradaki “sen”in okuyucu, “ben”in de yazar olduğunu düşünebilirsiniz. Çünkü siz yapıtı elinize alarak yazarı davet etmişsinizdir kibarca, o da nâif bir şekilde davetinize icabet etmiştir. Kitabın kapağında ise aşılmaz gibi görünen dağların arasında, develerin üzerinde yolculuk yapan yolcular görürsünüz. Sonra bu dağlara, onların çıkardığı zorluklara göğüs germiş edasında yiğit bir adamla, ağırbaşlı ve dik duruşlu bir kadın görürsünüz. Kitabı okumaya başladıkça anlarsınız ki bunlar bizim kahramanlarımız hatta anlatıcı yazarın da kahramanları olan Zehra ve Setterhan’dır. Roman, köklerini arayan bir akademisyenin yolculuğunu anlatır. Ama bu yolculuk hatıra defterlerine, günlüklere ya da o döneme ait gazetelere, tarihin tozlu sayfalarına bakılarak gerçekleşmez. Anlatıcının, bir fotoğrafın buğulu karesine girerek bulunduğu zamandan 100 yıl öncesine 1912 yılına gidişiyle gerçekleşir. Bu fotoğraf tıpkı bir zaman makinesidir.  Anlatıcı bu ve bunun gibi fotoğrafları geçmişine ait izleri aramak için çıktığı yolculukta kullanır.  Romanı okudukça sırlar perdesi okuyucuya açılır: Setterhan’ın anlatıcının dedesi, Zehra’nın da ninesi olduğunu öğrenirsiniz. Anlatıcı büyülü bir gerçeklikle onların gençlik zamanlarına gidebilmektedir.

Roman, 93 Harbinin, Balkan Savaşlarının,  Birinci Dünya Savaşlarının olduğu dönemi anlatır. Savaşların getirdiği göç, göç esnasında yaşanan zorluklar, dağılan hayatlar, paranın pula döndüğü zamanlar anlatılır.

Romana adını veren “Nar Ağacı” hem yazar için hem de romanın kahramanı Zehra için manevî anlamda çok değerlidir. Romana adını veren bu ağaç her ikisinin de evinin bahçesinde vardır ve her ikisinin de çocukluğuna şahitlik etmiştir. Nar; bolluk ve bereketin, zenginliğin, ruhun ölmezliğinin, kahramanların yenilmezliğinin ve güçlü oluşlarının, yaşamın ve yeniden doğuşun sembolüdür. Belki de yazar bu sebeple narı seçmiştir. Eseri okudukça roman kahramanının aslında yazarın kendisi olduğunu anlarsınız. Çünkü roman anlatıcısı ile yazarın birçok ortak noktası vardır. Nazan Bekiroğlu, anne tarafından İranlı,  Azerî bir aileye mensuptur. Trabzon’da doğmuştur. Roman kahramanlarımız Büyük Hanım Sabire ve 93 Harbi’nde bir bacağını kaybeden Hacı Bey, anlatıcının ninesi Zehra da Trabzon’da yaşamaktadır. Anlatıcının dedesi Setterhan da yazarın dedesi gibi İran-Tebriz’de yaşamaktadır. Setterhan, ana vatanını bırakıp deniz yolculuğu ile Trabzon’a gelmek zorunda kalır. Zehra da savaştan dolayı zorunlu olarak Trabzon’dan İstanbul’a göç etmiş, sonrasında Trabzon güvenli hale geldikten sonra tekrar Trabzon’a gelmiştir. Kader bu iki kişinin yazgısını beraber yazmıştır. Kahraman anlatıcının anneannesi ve dedesi Trabzon’da karşılaşır ve ömürlük hayat arkadaşı olurlar.  Oysa Zehra’nın evlenmek istediği kişi bambaşka biri Setterhan’ın evlenmek istediği kişi de bambaşka biridir. Merhum Sezai Karakoç’un da dediği gibi: “Kader deme bana kaderin üstünde bir kader vardır.”

Göç, tüm eser boyunca hâkim temadır. Kimi güvenli olduğu için Trabzon’dan İstanbul’a, kimi İran’dan Trabzon’a kimi de vatanını savunmak için göç eder. Kimileri de göç etmek zorunda bırakılır. Anuş’un ailesi gibi. Ailesi zorunlu bir göç için uzun bir yolculuğa çıkacaktır ve küçücük kızlarının bu yolculuğa dayanamayıp ölmesinden korktukları için onu Büyük Hanım’a emanet ederler. Ne yazık ki savaş ve göç; küçücük çocuklarını bir daha hiç görmemek üzere anne ve babalarından, yaşlı-genç demeden, sıhhatli-hasta demeden insanları doğup büyüdükleri yerlerden koparmıştır. İnsanların imkânsızlıklar içinde açlık, hastalık ve yokluk içinde can pazarlarının nasıl kurulduğu anlatılır. Zehra ve ailesi de Trabzon’dan İstanbul’a göç ederken eşkıyalarla, para uğruna insanlıklarını kaybeden kayıkçılarla karşılaşırlar. Öyle ki Harşit ırmağını insanların kayıksız geçmeleri çok zordur, ırmakta adeta can pazarı yaşanır. Bunun farkında olan kayıkçılar da insanları ırmağın karşısına geçirmek için dünyanın parasını istemektedirler. Oğlu ile ineğini bu ırmaktan geçirmeye çalışırken boğulan anne bu durumun en belirgin örneğidir.

Zehra’nın gönüllü olarak seferberliğe katılan daha sultanide öğrenci olan, sonrasında da tifodan öldüğü anlaşılan küçük kardeşinin yazdığı yazılara verdiği isim: Kırık Kâfiye’dir. Bu isim, biraz gençliğine doyamamanın, biraz da sıla hasretinin duygusal şairane bir ifadesidir. Biraz da Zehra ve İsmail’in çocukluklarında oynadıkları, şu an Anadolu’nu bazı yerlerinde varlığına inanılan bir inanışa dayanır: Karakoncolos. Ya da büyüklerin soğuk kış gecelerinde yaramazlık yapan ve uyumayan çocukları alıp çok çok uzaklara götüren bir öcü hikâyesidir.

Romanda Mevlana’nın dünya hayatıyla ilgili benzetmeleri de vardır. Mevlana düşüncesindeki zıtlıklar üzerinden anlatımlar yapılmıştır: Setterhan ve Piruz iki arkadaştır. Ama karakter, yaşayış ve din olarak birbirlerinden farklı ve birbirlerine zıttırlar. Setterhan, İslamiyet’i ve suyu sembolize ederken Piruz, Mecusilik ve ateşi sembolize eder.

Roman, üç bölümden oluşur: Birinci bölümde şimdide yaşayan ve İran’a seyahat ederek dedesinin ve ninesinin izini takip eden kahraman anlatıcı akademisyenin yolculuğu anlatılır. İkinci bölüm 1912 yılında geçer. O yıllarda kahramanın Trabzon’da yaşayan ninesinin hikâyesi ile İran’da yaşayan dedesinin hikâyesi anlatılır. Üçüncü bölümde ise Zehra’nın ve Setterhan’ın yolları Trabzon’da birleşmesi konu edilir. Tüm bunlar anlatıcı kahramanın fotoğraflar yoluyla geçmişe yaptığı yolculuklarla anlatılır.

Fotoğraftakiler bu garip yolcuyu görebiliyorlar mı ya da bu garip yolcu onlara görünüp onlarla konuşabiliyor mu? Bu zaman yolcusu beğenmediği gidişatları değiştirebiliyor mu? Mesela savaşları engelleyebiliyor mu? Kahramanımız aradığını bulabildi mi, izlerini sürdüğü ailesinden yaşayan birilerine ulaştı mı ya da fotoğraflar içinde gölge olarak seyahat eden anlatıcıyı birileri gördü mü? O zaman keyifli okumalar…

  Bu yazı 3228 defa okunmuştur.
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI