Tülay Elif GÖKHAN
Bin cefalar etsen almam üstüme
Gayet şirin geldi dillerin dostum
Varıp yâd ellere meyil verirsen
Kış ola bağlana yolların dostum dostum
Pir sultan abdalım gülüm dermişler
Bu şirin canına nasıl kıymışlar
İster isen dünya malın vermişler
Sensiz dünya malı neylerim dostum dostum
Pir Sultan Abdal’ın dostluğu anlattığı bu güzel türküsünü sanırım dinlemeyeniniz veya duymayanınız yoktur. Ne güzel anlatmış dostluğu ozanımız. Dostluk… Kazanılması ve korunması ne kadar da zor bir şey… Karşılaştığımızda, anımsadığımızda, fotoğraflarda gördüğümüze, ismi gönlünüze zihnimize düştüğünde mutlu olduğumuz; göremediğimizde hep özlediğimiz, gözlerimizin hep aradığı, bizimle hemdem olan, hatalarımızla, eksiklerimizle bizi seven, bizi olduğumuz gibi kabullenen bir hazinedir. Onu anlatacak o kadar çok kelime vardır ki şairin dediği gibi kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerdir dostun tanımını yapmak.
Dostluğun içinde samimiyet, gönülden bağlılık vardır. Karşılıklı yapılan, menfaat için hiçbir şey yoktur. Her şey içten geldiği gibi, yapmacıksız yapılır. Dostun yanında her şey güzeldir. Cicero der ki: “Biri göğe yükselip evreni ve yıldızların güzelliğini seyretseydi, bu seyir ona hoş gelmeyecekti ama yanında, gördüklerini anlatacak bir dostu olsaydı, bundan çok hoşlanacaktı.” Dost mutluluğunuza mutluluk eker. Mutluluğunuzu adetâ bereketlendirir. Mevlana der ki: “Yalnız olarak bir yolda neşeli neşeli giden kişinin neşesi, dostlarla giderse birken yüz olur.”
Zaman denilen elek bizleri bir sürü insanla karşılaştırır. Sonra bunların hepsini içine alır, ağır ağır acele etmeden eler, eler, eler. Eleğin içinde önce arkadaşlar kalır. Sonra onlar da yavaş yavaş elenir. Geriye sadece dostlar kalır. Arkadaşlarınız, zamana veya mekâna göre değişebilir, azalabilir, artabilir ancak dostluk öyle değildir. Zaman ve mekândan soyutlanmıştır. Onun sizin yanınızdaki varlığı bunlarla sınırlandırılamaz. Gözünüzden uzakta kalsa gönlünüzdedir. Onlar bizim can yoldaşlarımızdır. Onların yanında zamanın nasıl geçtiğinin, nerede bulunduğunuzun bir hükmü yoktur. Bazen düşünürüm “Biz mi onlarla konuşmayı, dertleşmeyi çok severiz yoksa onlar mı bizi söyletir.” Her iki durumda da onlarla hasbihal etmek bizi dinlendirir, gönül yaralarımızı onarır, bizi gençleştirir, ömrümüze ömür katar. Bize ilaç gibi gelirler.
Görünürde dostlarımızı kendimiz seçeriz. Bu bir yere kadar doğrudur ama bir yerden sonra değildir. Yaşadıklarınız, acılarınız, zamanın sizden aldıkları zamanın size verdikleri dostlarınızı belirler.
Dostlar, yer altındaki kolay kolay ulaşılamayan kıymetli paha biçilemeyen madenler gibidir. Sadece sabırlı olanlar, ona ulaşır. Çok sevdiğim bir dostumun çok güzel bir sözü vardır: Her şeyin yenisi, dostun eskisi. Gerçekten de öyledir. Yeni olan şeyler hep daha güzel daha albenilidir. Ama dost deyince şairin de ifade ettiği gibi kalem elden düşer. Onun yeri her yerde çok farklı ve değerlidir.
Dost acaba seven midir yoksa sevilen midir, yoksa her ikisi birden midir? Düşününce de dostlarınızı çok sevdiğinizi onların da sizi çok sevdiğini bilir ya da hissedersiniz. Burada kalp ya da gönül devreye gider. Çünkü dostun evi gönüllerdir demiş Yunus Emre. İnsan dostuna gönlünü açar. Onu, orada misafir eder. Çünkü dostunu üzerine titrenmesi gereken en yegâne varlık olarak görür. Dostluğun temeli hiç şüphesiz sevgidir. Ancak dostluk sevginin bence orta halidir. Ne sevginin fazlası ne de azıdır.
Dost dostun aynasıdır. İnsan kendine yakın olanı dost seçer. Dostum dediği kişi aslında biraz “kendisi”dir. Bir filozofun da dediği gibi dost: “Sen olan, başkasıdır.” İyi dostlar edinmenin iyi dostluklar kurmanın bir yolu da demek ki insanın aslında kendisini iyi tanımasından geçer. O zaman insan, önce kendi kendiyle barışık ve kendi kendiyle dost olmalıdır. Kişi kendini iyi tanımalıdır: Eksiklerini, zayıflıklarını, iyi ve kötü taraflarını. Böyle olunca da kendini tamamlayacağını da bilir ve dostunu da ona göre seçer.
Dostluk, kolay kolay oluşmaz. Zaman gerektirir. En önemlisi de özveri gerektirir, vefa gerektirir, sırdaş olmayı gerektirir. Yani dost olmak ve dost kazanmak zahmetli bir iştir. Nasıl ki hayat bizi türlü şekillerde sınava çekiyorsa dostluk da bizi türlü türlü sınava tabi tutar. Bence dostluğun sınavı da sıkıntılı olduğumuz, üzüntülü olduğumuz, darda kaldığımız zamanlardır. İşte böyle zamanlarda dostu diğer insanlardan ayırırız. Böyle zamanlarda da insan insanın kurdu değil de dostu, derdine devası olur. Dostluğun bir de şartı vardır ki bu dostluğun olmazsa olmazıdır: Dürüstlük ve doğruluk.
Modern zaman dediğimiz günümüzde teknoloji ile beraber pek çok şey kazandık. Ancak bununla beraber birçok şeyi de kaybettik. Bu çağda insanoğlunun kaybettiği ve sıkça eksikliğini hissettiği en önemli değer dostluktur. Eğer iyi dostlarımız ve dostluklarımız hayatımızda çokça yer tutsaydı psikologlara ya da psikiyatristlere daha az ihtiyaç duyabilirdik. Kızım ilkokula başladığı yıllarda ev ödeviyle ilgili olarak bana psikiyatristin ne iş yaptığını sorduğunda benim cevabım insanlara belli zaman aralıklarıyla konuşma seansları düzenleyen, onları sabırla dinleyen, yeri geldiğinde ona yardımcı olup, yol gösteren bunun karşılığında da belli bir miktar ücret alan doktorlardır, olmuştu. Uzun uzun yüzüme baktıktan sonra anladığını şöyle özetlemişti: “Yani paralı dostluk mu anne?”
Dost insana şifa olmalıdır. Birbirinin derdiyle dertlenen, sıkıntılarına çare arayan olmalıdır. Dost bulmak madem bu kadar zordur o halde dostlarımıza sıkı sıkı sarılmalı, hiç bırakmamalıyız. Arada sırada belki de daha sık hal hatırlarını sormalıyız. Buradan hepimizin dostlarına sesleniyorum: İyi ki varsınız dostlar!