Emel Zehra TUNÇİNAN
“Güzel kardeşim neredesin, bal gözlüm nur yüzlüm, neredesin?” diye yana yakıla, umutla umutsuzluk arası dolaşıyordu Tahir.Kasvet kokan evlerinin her köşesini, metruk bahçeyi aramış ama bulamamıştı Asiye’yi.
Kardeşi giderdi böyle. Bazen yanı başındayken ruhu,bazen de bedenikaybolurdu günlerce.Tahir üzülürken yorulmuş, ararken tükenmişti.Cansız, aklı karışık, karanlıkAsiye’nin yanında çoğu zaman bir Asiye daha görürdü abisi.Aklı fikri yerinde, genç, hayat dolu, canlı, gölgesizAsiye…Diğerini yok edebilse ve berikine et kemik giydiripeskiden olduğu gibi “kardeşim” diye içten sevebilseydi keşke.
Bilirdi Tahir. Köyde kardeşinin adı “Meczup Asiye” ye çıkmıştı.Peki deli miydi Asiye?
Kendisi küçükken köyde bir“Fıttırık Mehmet”vardı.Meydanda göbek atar,şarkı söyler, olur olmaz güler, kendi kendine konuşurdu. Bazen çocuklar kızdırır, oyun oynayıp alay ederlerdi. Kendisi de onlardan biriydi.Ama o zamanlar el kadar sübyandı Tahir. Şimdi olsa alay eder miydi hiç? Kim bilir zavallının ne derdi vardı içinde büyüyen, dışını kavuran…Kardeşi öyle kimsenin maskarası değildi.İzin vermezdi buna.Ama köy ahalisinin kendi aralarında konuşmalarını da engelleyemiyordu.Oysa Asiye’nin dili uzun zaman önce lal olmuştu.Canı isterse birkaç kelam eder, zorla yemek yer, gülmez oynamazdı. O güzel yüzü çoktandır perdesi kapanmış oda gibi güneş almıyordu. Köyü savuran, evi dağıtan, zeytin ağaçlarını yerinden söken suskunluğu bir kasırgaya dönüşüyor;önüne ne gelse yutuyordu. Gürültülü sessizliğiyle sadece Asiye kalıyordu geriye...
Bilirdi Tahir.Asiye acı çekmiyordu, acı onu çekiyordu. Her gündaha çok gömüldüğü bir bataklıktaydı kardeşi. Tahir ne kadar uğraşsa da onu çıkaramıyordu.
Yine kaybolmuştu işte. Bir keresinde gidip günlerce dönmemiş, Tahir çıldırmış, jandarma, muhtar, köy halkı,kim varsa seferber etmişti. Sekizinci gün akşam vakti sanki evden yeni çıkmış gibi dönmüştü.Ne olduğunu, nereye gittiğini öğrenemedi kimse. Yarasız beresiz,üstü başı derli toplu gelince başınabir şey gelmediğini düşündüabisi. Sadece bedeni görünüyordu; ruhu kilitli bir kapının ardındaydı.
Bilirdi Tahir. Kardeşi kadar eksikti. Onunla birliktekanayan, kabuksuzbiryarası vardı.Küçükken kaybetmişlerdi ana babalarını.Akrabalariki yetimi alıp büyüttüler, kendilerince ortaya çıkardılar.Tahir askerden dönünce kardeşiyle birlikte baba evine döndüler. Atadan kalma elli zeytin ağacını adam ettiler beraberce. “Zeytin ağacı ölümsüzdür. İnsan ölür, o ölmez.” derdi halası. Didinip uğraştılar, kendi yağlarında kavrulmayı öğrendiler.
Tahir uzaktan akraba olan İbrahim’i eve davet ettiğinde kendisi 24, Asiye 17 yaşındaydı. Dini bütün, nefesi kuvvetli,mübarek bir adamdı İbrahim.Hala kızı Hülya hem Asiye’ye arkadaşlık etmek hem de işlere yardımcı olmak için onlarla birlikte kalıyordu o günlerde. Ama bir süredir iki kız da kötü rüyalarla boğuşuyor, sıçrayarak uyanıyorlardı.İbrahim Hoca iyi gelecekti ikisine de. Önce Hülya’ya musallat olan üç harfliyi bin bir çeşit dua okuyarak üfleyerek çıkardı Hoca Efendi.Hülya rahatlamıştı, huzurlu görünüyordu.SıradaAsiye vardı. Hayırlısıyla o da kurtulacaktı bu illetten.Neredenbilirdi Tahir?Bilemedi…
Canım kardeşim, Asiye’m neredesin? Hadi ses ver kurban olduğum!
***
Deniz sekiz saat süren yolculuktan sonra,tıka basa doldurduklarıarabayı boşaltırken bir yandan da söyleniyordu. “Bu kadar eşyayı niye getirdik acaba? Önümüz kış, gelemeyeceğiz zaten.”
Kemal ise farklı düşünüyordu. “Hayatım, fırsat varken getirdik işte.Hem havalar bozmadan belki geliriz yine.” deyip öpücük kondurdu karısının yanağına. Çok seviyordu bu köy evini. İstanbul’dan kumanda etmişti her şeyi. Taş ustası, çerçevecisi,boyacısı derken çok uğraşmıştıama değmişti. Şimdi yüzüne oturan gururlu gülümsemeyle bakıyordu bu mavi panjurlu, iki katlı,beyaz taş eve.
Deniz kocasının bu eve, bu iklime olan aşkına anlam veremiyordu.Ona göre modern bireyin büyük şehrin karmaşasından kaçıp kırsala yerleşme hevesiydi Kemal’deki.Geçiciydi muhtemelen ama organik yaşam hevesiyle bu eve de tüm birikimi gömmüştü, o da başka bir sorundu tabii.
Deniz elindeki süpürge sopasıyla bunları düşünürken bahçe kapısının önünde birinifark etti. Asiye’ydi bu.Aklı eksik Asiye. Mutfağın girişinde aniden beliren ya da bahçede yürürken birdenortaya çıkıpDeniz’in ödünü koparan Asiye.Gerçiçekinmesinler diye köy muhtarı anlatmıştı zavallı kadının hikayesini.Yine de bir anda görünce istemsiz içi ürperirdi Deniz’in. Tüh, Kemal de içeri girmişti.
Asiye bahçenin ahşap kapısını açtı ve çekingen adımlarla yürüdüev sahibine doğru.
“Bana deli diyorlarbiliyon mu sen?Desinler.Delilik iyidir, deli insan ne yapsa yeridir.Öyle korkuyorlar ki benden kimse yaklaşamıyor yanıma. Çok rahatım böyle.”
Cümlesini bitirdiğinde Deniz e o kadar yaklaşmıştı ki bir nefeslik boşluk kalmıştı aralarında.Ayarlı mıydı, ayarsız mıydı anlamak zordubu kadını.
“Sen deli değilsin.O nereden çıktı Asiye? Kim söylüyorsa boşver onları.”
İnanmaz gözlerle baktı Asiye. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi kaçırdı bakışlarını.
“Bu zeytin ağaçlarına bakmıyorsunuz siz.Kuruyup gidecekler. Siz şehirliler bilmezsiniz ama toprak ilgi bekler, emek ister.Sevilmediğini anlamadığında küser.”
“İnsan gibi yani.”
“İnsandan iyidir toprak. Ne verirsen onu alırsın. Nankör değildir.Yalan söylemez, kandırmaz.”
Deniz’in içinde bir yer darmadağın oldu.Sadece acıma değildi bu, adressiz bir öfkeydi. Tümdünyaya hatta insanlığa küfür etme isteğiyle dolup taşıyordu ağzı yüzü.Yazık olmuştu bu güzel kadına. Köyün diğer kadınları gibi evlenip çocuklarıyla zeytin toplayabilirdi. Gözleme pişirir, turunç reçeli yapardı. Küçük dünyasında büyük mutluluklar yaşardı.
“Gel Asiye yamacıma gel.Cini çıkarmam için sana dokunmam hatta yumuşak yumuşak okşamam lazım.Gel hadi. Bak Hülya da cinliydi. Onunkini çıkardım.Korkma sakın.Hem hocaya mahrem yoktur.Bilmez misin?”
Deniz anlamamıştı.
“Neyi bilmez miyim Asiye?
Asiye tepkisiz ve cevapsız baktı Deniz’e. Sonra da eve çevirdi bakışlarını.
“Bu eviİbrahim alacaktıbiz evlenince. Panjurları maviye boyayacaktı aynı böyle. Perde dikecektim ben de. Köydeki en güzel ev olacaktı bizimki. O gece öyle dediydi. Artık karım sayılırsın, seni isteyeceğim abinden, dedi.Sabah uyandım, bir baktım ki gitmiş İbrahim Hoca. Hülya da yoktu.
Benim içime yeniden cin girdi, çıkmadı bir daha.
Panjurları kocan mı boyadı?”
Deniz allak bullak olmuştu. Ne diyeceğini bilemeden yutkundu derin derin.
“Boyacılar halletti Asiye.”
“Güzel olmuş.”
“Asiye kız burada mısın, saatlerdir seni arıyorum.Yine niye geldin buraya?”
Tahir nefes nefesegirmişti bahçeye.Hem azarlıyor hem de şükür Yarabbi buldum seni, diye rahatlatıyordu kendini.
İyiydi bu adam.Ama içinde cehalet barındıran iyilik cezalandırılır.Cezayıiki kardeş ödüyorlardı yıllardır...
“Abi sen nereden çıktın?”
Tahir onu hiç duymamış gibi Deniz’e döndü.
“Kusura bakmayın, her seferinde böyle rahatsızlık veriyoruz.”
“Rica ederim, olur mu öyle şey?” diye bir şeyler geveledi Deniz.
Tahir bu kez Deniz’ i duymamış gibi Asiye’ye dönerek başını okşadı usulca.
“Hadi güzel kardeşim, gidelim evimize.”
“Pekiama bak biz de panjur yaptıralım, maviye boyayalım böyle.”
“Boyayalım Asiye’m.”
Asiye, uysal bir çocuk gibi abisinin koluna girdi. Ev sahibine bakmaya ya da vedalaşmaya bile gerek duymadan bahçe kapısına doğru yürümeye başladılar.
İki bahtsız kardeş gözden kaybolduğunda elinde süpürge sopasıyla orada ne kadar durdu, hatırlamıyordu Deniz. Kemal’in sesiyle irkildi.
“Sesler duydum, birileri mi geldi?”
“Asiye’yle abisi.”
“Aaaa çağırsaydın keşke.”
“Fırsat olmadı. Kemal, panjurların rengini mi değiştirsek?”
“Niye ki? Daha yeni boyattık.”
“Biliyorum ama sence de çok klasik olmadı mı? Farklı bir renk deneyelim.”
“E tamam, yarın konuşurum boyacıyla.”
Kemal bir eliyle karısının tutup bırakmadığı süpürge sopasını aldı, diğer elini de Deniz’in omzuna koydu.O da kolunu kocasının beline doladı, başını omzuna yasladı.Gözünden kalbine doğru akan iki damlaya mavi bir cin eşlik ediyordu.