Emel Zehra TUNÇİNAN
35,36,37,38,39…853,854,855,856…Hepiniz diyorsunuz ki, beni aynı türmüşüm gibi neden topluluğa dâhil edip sayıyorsun? Benim rengim kırmızı, ince çizgilerim var. Ben tombulum, solungaçlarım küçük. Benince ve uzunum hatta bana Ateş Balığı derler ezelden beri. Benimrenklerim göz alıcı, en parlak pullar bende. Benim de bıyıklarım var ve şöhretim Roma Dönemi’ne dayanır. Ben bu denizin yıldızıyım, özelim, farklıyım, diğerlerine benzemiyorum. Mercan, Sardalya, Karagöz, Tekir, Barbunya…
Balık saymaya ne zaman başladım?
Altı yaşındayken halamın yazlığına gitmiştik. Yüzmeyi yeni öğrenmiş birinin telaşı vardı üzerimde ve derinlere gitme arzusu göz kırpıyordu uzaklardan. Böyle hissettiğim bir sabah, aile üyelerini kıyıda bırakarak kaşla göz arasında, ben heyecanlı onlar endişeli, boy veremeyeceğim yerlere doğru yüzmeye başladım. Büyük bir iş başarmanın özgüveniyle ilerlerken bir balık çıktı karşıma. Televizyondaki Jaws filmlerinin etkisiyle olsa gerek önce ürkekçe sonra -balığın o kadar da büyük olmadığını fark ettiğimde- cesurca peşine takıldım… Siyah ve portakal renkle çevrelenmiş gövdesinin orta kısmı parlak mavi renkteydi, kesinlikle göz alıcıydı ve bir arayışı andıran her hareketi merak duygumu kamçılıyordu. O kaçtıkça ben ısrarla işi yüzme olan bu canlıya acemi kulaçlarla yetişmeyeçalışıyordum. Dokunmak için elimi her uzatışımda o bir hayal gibi kayıp gidiyordu suyun içinde. Her şeye dokunmak istediğim yaşlardaydım sonuçta. Kovalamaca gibi bir oyun tadı alıyordum tuzlu suda.
Yakalayınca her şeyde olduğu gibi hevesim geçer miydi? Belki… O an sadece istiyordum. Karşı konulamaz bir istek… Ulaşmak ve elime almak, yakındanbakmak… İçimdeki bu ateş suyun içinde büyürken o olağanüstü canlıyı bir anda gözden kaybettim. Panikleyerek daha hızlı yüzdüm, yüzdüm,yüzdüm... Kaçmıştı, yok olmuştu. Önemli bir organımı kaybetmişim gibi anlayamadığım bir acı duydum. Başka balıklar çıktı karşıma ama nafile; hiçbiri o değildi, benzemiyordu bile.
Öyle ne kadar yüzdüm, bilmiyorum. Sahilden ne kadar uzaklaştığımın dafarkında değildim. Belki de kaybolmuştum. Babamın seslenişi, annemin bana doğru köpekbalığını andıran yüzüşü -bir gün onun kadar iyi yüzmeyi umuyordum- beni kavrayışı, kumsala taşıması…
O gün karar vermiştim gördüğüm her balığı saymaya. Araştırmalarım sonucunda o gün delirmiş gibi takip ederken kendimi kaybettiğim ama yakalayamadığım balığın rengi, büyüklüğü falan “Lapin” denilen türü andırıyordu. Bende ona “Lapin” dedim. Sadece ona isim verdim, diğerleri rakamdan ibaretti…
Çocuk gözlerimleadeta fotoğrafını çektiğim sevgili balığımı göreli ve aynı hızla kaybedeli 28 yıl oldu… Benyaz kokan tüm mevsimlerde yüzdüğüm her denizin yoklamasını alır gibi, bir seriyi tamamlar gibi sayıyorum canlıları. Hatta öyle ki yıllarca daha çok saymak arzusuyla ya da belki lapini bulmak umuduyla dalgıç kıyafeti denilen garip kostümleri giyip daha derinlere dalmaya çalıştım. Gittikçe daha derine, daha bilinmeze… Aradıkçao heyecana tutsak oldum, saydıkça arsızlıkla ve doyumsuzlukla daha çok, daha çok saydım. Kalp atışlarımın bedenimi sarışına, deniz sarhoşluğu denilen ruh haline bağımlılığım arttı... Küçük mağaralar keşfettim; denizatları, ıstakozlar çıktı karşıma; yengeçlerle konuştum; kurbağa balıklarına şaşkınlıkla baktım; istavrit, lüfer, uskumru gibi lezzetli balıklardan rakı sofralarındaki halimiz için özür diledim.
Değişmeyen tek şey var; hangi sularda süzülürsem süzüleyim her balığı lapine benzetiyor, her canlıya onu gördünüz mü diye soruyorumhâlâ…
Ama kaybolmuyorum artık. Savaş alanında yaralanan askerin eve dönüş yolunda ülkesinin kazandığını öğrenincehissettiği yenik bir zafer duygusuyla çıkıyorum denizden. Geldiğim yolları hafızamdan silmeye çalıştığım halde, herseferinde buluyorum yönümü.
Geçmiş geleceğin gölgesi… Çocukluk hiç kaybolmayan, sizinle birlikte büyüyen, geride bırakılamayan, ileriye atılamayan, sarıp sarmalayan bir sarmaşık… Çocukluk benim için siyah ve portakal rengi bir derinlik, altı yaşımdan sonra kutlanmasına izin vermediğim doğum günlerim, yataktan kalktığımda ayaklarımı suda hissettiğim sabahlar, denizci olduğumu hayal ettiğim akşamüstleri…
Zaman ve mekân algı meselesi…28 yıl önce, sıcağı buram buramkokan o sabah bir balığın peşine takılan ben ve beni bulup kıyıya ulaştıran annemin ciğerlerine dolan su, babamın onu kurtarmak için çabalayışı, ablamın çığlıkları, benim dünyayı susturan sessizliğimve o anda hâlâlapini düşünüyor olmamın suçluluk hali…Evet, artık kaybolmuyorum, beni kurtaracak bir annemin olmayışı mı yoksa lapini bulursam zamanı kırma umudu mu?
Cevaplar mı uzundu hayatım mı kısalıyor, tartışılır. Kendime sorduklarım, geçmişe kızgınlığım, varlıkla yokluk arasında sıkışmışlığım, neyi aradığımı bilmeden mavilere dalışım…Biliyorum ki hepsi faydasız. Her gece kayboluyor her sabah kendimi yeniden buluyorum, her yeni gün o sabahı tek karesini kaçırmadan baştan izliyorum. Artık insanları da sayıyorum. Hayatıma girenleri, fütursuzca çıkanları, çarpıp bölenleri, hepsini kalan hanesine eklemeden sayıyorum. Kendimden başka herkesi…