beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort bayan escort beylikdüzü beylikdüzü escort
Emel Zehra TUNÇİNAN
  08-03-2023 09:51:00

İNCİ GİBİ DİŞLER

Uzun ve ağır adımlar mı yoksa kısa ve aceleci adımlar mı bizi istediğimiz yere götürür?

Bu derin soru şu anki durumum için uygun değil ama uygun olmayan şeyleri yapma konusunda çok iyiyim. Ağlamam gereken yerde gülmek, yürümem yeterliyken koşmak, susmalıyım dediğim anda konuşmak gibi…Şimdi de yetişeceğim bir randevum varken felsefik düşüncelerle bulandırıyorum zihnimi. Gece ağrımaya başlayan, bir süre sonra sol tarafıma felç indiğini düşündüren sevgili dişim için akşamüstü denilen gündüz mü akşam mı kararsız kalan zaman diliminde, ağzımı sözde rahatlıkla açabildiğim tek insanın yanına gitmeye çalışıyorum. Beni ısıran korkularım da çantamın ön cebinde.

Böyle zamanlarda arabayı park edecek yer bulamayan sadece ben miyim acaba? Önümdeki herkes yerleşiyor, ben hep pas geçiyorum. Burası çok dar arabam büyük, orası küçük manevra yapamam diye diye otoparkta dört dönüyorum. Artık araba üstüne araba park edebilen bir mekanizma mı yapılmalı? Hep söylüyorum, teknoloji yavaş ilerliyor. Ben küçükken arabalar uçacak, hepimiz birer Jetgiller ailesi olacağız diye hayal kurduruyorlardı bize. Kandırıldık mı, ne oldu? Otoparkın dördüncü katına, son gelen zamlardan sonra aldığım gıdım gıdım benzinle zorlanarak çıkan, azametli ama yaşlı olan arabamla uçağın girebileceği bir yere nihayet yerleşiyoruz.  

İzlediğim sayısız gerilim filmi sahnelerinden fırlayan otoparktan en hızlı çıkan ben olabilirim. Merdivenden inerken karşılaştığım herkesi, her zamanki gibi elinde tanımlanamayan bir cinayet aletiyle potansiyel bir katil sanıyorum. Kahrolsun korku filmleri!

Kendimi sokağa attığım an, yaşasın bu kez de kurtuldum otopark katilinden diyerek derin bir nefes aldım ve artık yüzümün bir parçası olan maskemi taktım. Virüse lanet etmekten de vazgeçtim birkaç karantinadan sonra. Hoş geldin deyip ağırlamak düştü payımıza. Geliyor gidiyor, sonra kendini değiştirip tekrar çıkıyor karşımıza. O bizi sevdi, biz ona boğun eğdik. Her ilişki inişli çıkışlı olur. Bunun çıkışı var inişi yok.

Azıcık soğuk, bol yağmurlu hava ve yine şemsiyem yok. Daha önce orada burada unuttuğum şemsiyelerle bir cumhuriyet kurulabileceğini şemsiyeler de ben de biliyoruz. Şu an evrenin farklı köşelerinde beni bekliyorlar belki de. Bir yerde unutma korkusuyla epeydir evin girişinde sessizce bekleyen şemsiyeyi almayışım koşullanma mı? Islanırım gerekirse ama unutmayayım yeter ki. Birini sevmeyeyim onu da bırakırım belki bir yerde. Kaybetme korkusu ne zaman yerleşir insanın kalbine?

“Korku Bey” le nasıl tanıştığımı bilmesem de bazen kollarını boynuma ya da belime dolar, bazen de ayak bileklerimde hissederim ellerini...

Kalabalıkta yürümek oldum olası gerer beni. Diş hekimi muayenehanesine giden yol ejderhalarla doluymuş gibi. On dakikalık mesafe on masal yılı... Kendi nefesimi yeniden içime çekip yüzünü görmediğim telaşlı insanları sollayarak, bacak boyumun avantajını kullanıyorum. Çok bilmiş, münasebetsiz eski sevgilim “az daha dursaydın da bacak doğsaydın” derdi. Kabul ediyorum, tanrı dozunu kaçırmış gibi. Uzun boylu, uzun bacaklı olmanın kötü yanlarını bir ben bilirim bir de zavallı okul yıllarım. Öğrenciyken sıralara sığamayan, erkekler tarafından beğenilmeyen ergen kız travmasıydı yaşadığım. Boyum uzarken kendime güvenim kısalmıştı. Korku Bey kulağıma fısıldıyordu o günlerde. Bu hep böyle olacak, beğenilmeyecek ve sevilmeyeceksin, ayrıkotusun sen!

Güzel olduğumu fark etmem ergenlikten sonraki üç beş yılımı aldı tabii. Öcünü aldım hatta gözünü çıkardım o günlerin. Geçmişin günahları zihnimden karnaval tadında geçerken, sol kaşım kalkık, yüzümde hınzır gülümseme, bir döviz bürosunun önünde duruyorum birden. Benimle birlikte bütün şehir orada duruyor sanki. Yağmura aldırmadan müzedeki bir esere bakar gibi döviz kurlarını izleyen topluluğun parçası oluyorum. Rakamları sürekli değişen dolar ve euro canavara dönüşmüş, tozu toprağı birbirine katıp son sürat üzerimize geliyor, yaklaştıkça büyüyor, büyüdükçe eziyor; bizi yutacak az sonra. Cayma bedeli ödemeden vatandaşlıktan çıkabiliyor muyuz, derken bedenimde çocukluktan beri beslediğim ve tam olarak yerini bilmediğim milli damarım kabarıyor. Yok canım ne ilgisi var, düşecek bu dolar falan, büyüyen bir ülkeyiz sonuçta. İflah olmaz bir iyimserlikle Korku Bey’i canavarın koluna takıp uzaklaştırıyorum kendimden.

Adı da dişleri de inci olan arkadaşımın muayenehanesi döviz bürosunun hemen yanındaki iş hanının ikinci katında. Basamakları arşınlarken adımlarım yavaşladı. Korku Bey, canavarı bırakıp yeniden geldi işte. Ayak bileklerimden tutup beni çekiyor kendine doğru. Bu kez olmaz. Bu ağrı açık ara senden üstün. Ufak bir mücadeleden sonra kayboldu edebiyle.

Avukat bilmem kim, bir şey bir şey derneği – dernek isimleri kısaltılmalı- bütün hanı kaplayan çay kokusu ki bu birinci kattaki çay ocağından geliyor muhtemelen, çıkıyorum katları. Biraz ıslak, biraz kuru, biraz korkak, biraz uzun, biraz kısa halimle durdum yeni boyanmış kapının önünde. Diş kliniklerinin kapıları neden beyaz acaba? Çalsam mı zili yoksa zil mi beni çalsa, kararsızım.

Aaaa zili çalmadan kapı açıldı. Şuursuzca zile mi bastım acaba? Kısa boylu, şapkalı adam müsaade istiyor çıkmak için. Artık nasıl kapladıysam kapının önünü. Çekilip yol verirken “çok acıdı mı” diye sormak geldi içimden. Hani aşı için sıraya giren ilkokul öğrencisi kendinden önce aşı olan arkadaşına sorar. “Acımadı” derse sanki rahatlayıp kolunu uzatacak hemşireye cesur bir edayla. Sonra çığlığı basacak, haberi yok.

-Ay hoş geldin canım.

Hoş değilim ama sen fazla güzelsin.

-Hoş bulduk İnci.

-Nasılsın?

İyi değilim, mutsuzum, dünyaya meteor çarpsa keşke…

-İyiyim canım. Sen?

-İyiyim ben de. Dinlenmek ister misin yoksa geçelim mi hemen?

Ha giyotin hazır. Sen karşılaştığım en kibar cellatsın.

-Biraz soluklansam hatta su rica etsem?

-Aa tabii ki. Yorulmuşsundur sen şimdi.

Evet direnmeyeceğim. Tek seferde sökebilirsin dişimi.

-Hayat yorucu be canım.

Odasına giriyorum birazdan ayinde kurban edilecek kızıl saçlı bir kadın gibi. Evet, saçlarım doğal kızıl. Ortaçağ’ da yaşasaydım ihtimal cadı olduğum varsayılırdı ve katledilirdim. Ne şanslıyım ki sadece kadın olduğum için bile tehlikede hissettiğim bu yüzyılda yaşıyorum.

Solda çalışma masası beyaz, masanın çaprazında odanın ortasında tüm gücüyle duran o idam sehpası kılığındaki koltuk ve geriye kalan ne varsa yeşil. İlaç kokusunu bastırmaya çalışan oda parfümünün fıslaması geliyor kulağıma. Masanın yanındaki ruhsuz sandalyeye ilişiyorum.

Arkadaşım bana bir bardak su ikram ediyor, birazdan son dileğimi soracak.

Suyu yudumlarken nedendir bilmem Elsa geldi aklıma. Amcamın Teriyer cinsi köpeği. Babaannem bir akşam yatmadan önce takma dişlerini bir bardak suya koyup uyumuş. Sabah kalkınca bir bakmış ki dişler yok. Önce anlamamış ne olduğunu. Ev halkıyla birlikte aramışlar taramışlar her köşeyi ama nafile. Sonra artık nasıl olduysa fark etmişler ki Elsa dişleri mideye indirmiş. Babaannem dişsiz, Elsa suçlu... Siyah kıvırcık tüyleriyle güzel köpekti. Ölünce çok ağlamıştım. Babaannem beyaz saçlı, pamuk tenli bir kadındı. Amcamın ona yaptırdığı yeni dişleriyle o da rahmetli oldu Elsa’ dan üç yıl sonra.

-Ne zamandır ağrıyor dişin Ece?

Doğduğumdan beri. Dişim yokken de hep ağrıyordu sanki. Köpek mi sahiplensem?

-İki gündür canım. Önce önemsemedim ama dün gece hiç uyutmadı.

-Tamam bakarım şimdi, sen merak etme.

Bak tabii, kaçamam nasılsa. Biri beni dünyanın ortasına bırakmış, ben de bu odaya yuvarlanmış gibiyim.

Bardak elimde gözüm koltuğun altına kaydı bir an, bir şey kıpırdıyor orada. Tanıdım hemen. Tabii ki Korku Bey! Benden önce gelmiş, yerleşmiş koltuğun altına. Sesimi duyunca gülümsedi. Nerede kaldın seni bekliyordum, dedi ateşli ateşli.

Bardak elimden mi düştü, ben mi düştüm, sonrasını hatırlamıyorum.

Kendime gelip gözlerimi açtığımda sırtımda sert zemini hissettim. Boylu boyunca yerde yatıyordum, İnci tam kafamın üstünde yüzüme yakın endişeli bakıyordu bana. Başının üstünde hare mi var?

-Canım iyi misin?

İyiyim, sadece yerde yatıyorum. Genelde yaparım bunu ben.

-Ne oldu ki bana?

-Ay anlamadım ki canım, bir anda sandalyeden kaydın. Ben yetişemeden yere uzanıverdin.

-Hayret, hatırlamıyorum bir şey.

İnci’nin yardımıyla yavaş yavaş kalkıyorum.

-Ece, istersen sonra bakalım. Sana bir ağrı kesici vereyim, yarın gel, ne dersin?

Bu kadının nahifliğini seviyorum.

Oturuyorum yeniden soğuk sandalyeye. Bakışlarım koltuğun altına kayıyor, Korku Bey gitmiş. Farkındayım, karar anı.

-İnci, şimdi olsun bitsin. Hatta sen bana en kısa zamanda inci gibi dişler yap. Ama lütfen suyun içinde bekletmeye gerek kalmasın…

 

  Bu yazı 3664 defa okunmuştur.
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI